03/12/2008

POLONYA – Varşova …..

Kar Delen Çiçeği

 

 

3 küçük Batlık başkentinden sonra nüfusu milyonu geçen ve alışkın olduğum kalabalık  bir başkente Varşova’ya ulaştım sabahın  beşinde. Ama bizimkinden başka otobüs, hatta bekleyen taksiler bile yok otogarda. Karanlıkta, aynı otobüste seyahat ettiğim İzlanda’lı genç ile binanın önüne geçip taksilerden birine atlayarak rehber kitapta seçtiğimiz Oki Toki hostele attık kendimizi.

 Polonya devletinin kuruluşu 966 yılında kral 1.Mieszko’nun hiristiyanlığı kabulü ile başlar. 13–15.yüzyılları arasında Jagiellon hanedanı Polonya ve Litvanya’yı birlikte yönetir ve 1569 yılında Lehistan-Litvanya Birliği oluşur ve 1795 yılında parçalanana kadar güçlü bir imparatorluk olarak yaşar. Hatta Osmanlı’nın Viyana kuşatmasında başarısız olmasına da Lehistan kralı III. Jon Sobieski’nin Viyana’ya yardımı neden olur.

Polonya’nın tekrar bir devlet kurması 1918 yılında mümkün olur. Ama 1939 yılında II. Dünya savaşının başlamasına neden olacak Nazi işgali de bu ülkenin başına gelir.Ve de dünyanın en çirkin ölüm makinesi de Krakow yakınındaki Auschwitz kasabasında kurulur.Auschwitz-Birkenau toplama kampında 1 milyon insan Yahudi oldukları için katledilir.

Varşova Paktı 14 Mayıs 1955 te başkent Varşova’da kuruldu. 4 Temmuz 1989’da ilk defa yapılan serbest seçimlerde Komünist yönetimin sonunu getiren Dayanışma Partisi ve onun işçi önderi Lech Walesa’nın zaferi oldu. 1990 da NATO’ya,  2004’te Avrupa Birliği’ne katıldı.

İkinci dünya savaşında nüfusunun yarısını, sahip olduğu binaların %85’ini kaybeden Varşova’yı tarihi, sanatı ve günlük hayatı görmeye “Old City” eski şehirden başladım. Çok etkilendiğim kilise, kale, katedral ve tüm eski değerli binalarının tamamını, bir teki kalmamacasına 1944 yılında “Uprising-Başkaldırı” adı verilen Nazi’lere karşı konulması nedeniyle yerle bir edilmiş,  bu aylar süren bombardımanda 200 bin Polanya’lı da hayatını kaybetmiş.

Ama tüm bu binalar aslına uygun olarak büyük bir emekle ayağa kaldırılmış. Krallık Yolu; Krakowski Przedmiescie caddesinde bulunan 1454 yılından gelen Gotik tarzlı St Anna Kilisesi,  günümüze 18.yüzyıldaki değişiklikle Neo-Klasik tarz olarak ulaşmıştır.

Tarihin içine doğru bu bulutlu-dingin hava ve güzel yaya yoluyla girerek, Castle Square-Kale Meydanı’na, şimdi müze olarak kullanılan Kraliyet Kalesine ve başkenti Krakow’dan Varşova’ya taşıyan Kral III Zygmunt Vasa’nın  22 metre yükseliğindeki sütunun tepesindeki eli haçlı  heykeline ulaşırız. 13. yüzyılda yapılan Krallık kalesi 17.yüzyılda Varşova’nın başkent olması ile önem kazanarak yasama ve yürütmenin de merkezi olmuş.1944 Nazi bombardımanı ile yerle bir edilen yapı 1971–1984 yılları arasında ulusal bir çaba ile aslına uygun olarak yeniden inşa edilmiş. Polonya’lılar başkentlerini elbirliği ile yeniden inşa etmelerinden gururla bahsetmekteler.

Varşova’nın ilk kilisesi unvanını taşıyan Gotik St John Bazelika ’sı 1339 yılından günümüze kadar bazı ilaveler yapılmış ve katedrale dönüştürülmüş. Katedral Dük Mazovia ve diğer bazı piskoposların mezarlarının da ev sahipliğini yapmaktadır.

Kısa bir yürüyüş yolu sizi “Old Town Market-Eski Kasaba Marketi”ne, dört tarafı bitişik renkli evlerle çevrili meydana,  küçük sokaklardan geçirerek ulaştıracak, Varşova Tarih Müzesi, kafelerin meydana doğru uzanan masaları ile renkli kalabalığı, şık hediyelik eşya ve galerileri, ortada Deniz Kızı heykeli elinde kılıç ve kalkanı ile karşılayacak. Bu zaman tünelinden geçerken, 14–15. yüzyıllarda panayır ve idamların yapıldığı meydan da olduğumu sanacağım.

Tarih müzesinin bulunduğu köşeden çıkıp devam edersek şehir surlarının”Barbican” ve kulelerinin en görkemli köşesine varırız. Bu yürüyüş güzergâhını geceleyin de yaparsak turuncu ışıkların yansıma ve gölgeleri ile bambaşka güzel duyguların içine gireriz.

Yolumuzun üstünde Holy Spirit Kilisesi, St Jack’s Kilisesi, Maria Sklodowska-Curie Muzesi, St.Kazimierz Kilisesi, Church of the Visitation,St Francis Seraphic Kilisesi,Sapieha Sarayı, Raczynski Sarayı, Polanya Kraliçesi Kilisesi, Varşova Başkaldırı Anıtı, Krasinski Sarayı gibi değerli mimari örnekleri sıralanmaktadır.

Teatralny Meydanı ve Senatorska sokağındaki bir başka yürüyüş yolunda; Primate, Blank, Jablonowski, Blue,  Mniszech, Mostowski Sarayı gibi pek çok binanın yanında, Müzeler, Kiliseler, Galeriler, Bahçe ve Parklar, Heykeller gibi gerçekten saymakla bitmeyecek, gezmekle ise bitirilemeyecek bir şehirde olduğunuzu anlıyorsunuz.

Şehrin modern yüzünün sergilendiği, otogar ve merkez tren istasyonunun da bulunduğu bölgede bir bina var ki Polonya’lılar bağımsızlıklarına kavuştukları yıl(1989) bu binadan kurtulmak istemişler, yıkmak istemişler ama içinde bulundukları ekonomik zorluklar bu dileklerinin gerçekleşmesine engel olmuş. Sovyet işgal döneminde Stalin’in gücü ve kontrolünün simgesi O devasa taş bina hala durmakta ama çevresine yeni yapılan modern binalar eski simgesel özelliğinin kalmadığını fısıldamaktalar kulağına.

Diğer bir yürüyüş parkurunda ise Polonya’lıların en meşhur bestecisi Frederic Chopin ’in evi ve müzesi bulunmakta. Tüm bu yürüyüş parkurlarını renkli harita ve fotoğraflarla gösteren kitapçığı turizm ofisinden,  İstanbul’u ziyaret etmiş genç Polanya’lıdan aldım. Kendisinden ayrıca şehre 2 gününü ayırabilecek birine vereceği tavsiyeleri ve sonraki durağım Krakov hakkında da broşürler alarak,  ben de ona Türkiye ile ilgili bir broşür ve görmediği Kapadokya hakkında kısa bilgi verdim. Bu güzel takas ve sohbet sonrası yağmurlu sokaklara attım kendimi.

2000 yılından sonra yazmayı da düşünerek yaptığım Dünya Seyahatlerimde yaşadığım farklı,güzel,ilginç,tehlikeli vs şeyleri paylaşarak, gezme konusunda tutuk davranan…